ÇOCUKLARDA DAVRANIŞ BOZUKLUGUNUN TEDAVİSİ
A- DAVRANIŞÇI YAKLAŞIMLAR
Çocukta sorunlar kendiliğinden ortaya çıkmaz. Her şey gibi onların da
nedenleri vardır. Aile sorunları ve çevrenin uyumsuzluğu çocukta, uygun
olmayan, istenmeyen davranışları doğurabilir. Şimdi genellikle, insan davranışlarının
büyük bir bölümünün öğrenildiği ve insanın çevresiyle etkileşimi sonucu geliştiği
kabul edilir. Çocuk belli bir kişi olmayı öğrenir. Bu öğrenme, güdülendirme,
cezalandırma ve ödüllendirme temel kaynaklarını sağlayan insanlarla etkileşim
sonucu ortaya çıkar. Hem istenen hem de istenmeyen davranışlar öğrenilir. Eğer
istenmeyen davranış, öğrenilmiş ise aynı davranış söndürülebilir. Aile içinde
problem olan davranış istendik bir davranışa dönüştürülebilir ~Whirter, 1985,
s.169),
Davranış tedavisi, kişiyi tedirgin eden ve yaşanılan çevreden kaynaklanan
davranışların düzeltilmesi için aile bireylerinden birine, bir kaçına ya da
hepsine uygulanabilir. Özellikle çocuklarda görülen davranış bozukluklarında
sadece çocukla ilgilenmek yerine, çocuğun çevresini oluşturan anne, baba, kardeş,
yakın ve uzak akrabalar, öğretmenler gibi kişilerle ile ilgilenmek, gerekirse
onların da davranışını düzenlemek gerekebilir (KökneI, 1989, s.315).
Davranışın ölçülmesi ve kayıt edilmesi: Çocuğun ne yaptığı ve nasıl yaptığı
gözlenerek, sıklık açısından, davranışın fazlalaştırılması ya da azaltılmasına
karar verilir. Kurallar çocuğa açıkça iletilir. Davranış değişikliğinin başarılı
olup olmadığını değerlendirmek için davranış, müdahaleden önce ve sonra
ölçülmelidir.
Davranışın kayıt edilmesinin birinci nedeni derecesini ortaya koymaktır.
Belli bir davranışın sonradan ne kadar sıklıkla yapıldığının hatırlanması güç
olduğundan ölçümler kayıt edilmelidir. Bu yolla anne, baba değişmenin ne
düzeyde olduğunu anlayabilir. Diğer bir nedeni ise; kendi kendini yönetmek için
bir potansiyel oluşudur. Böyle bir teknik öz denetimi vurgular. Bu teknik çocuğun
kendi kaydını kendisinin tutması, ya da davranışın yapılmasının sıklığı hakkında
kendisinin aydınlatılmasını içerir. Bu teknikte geri iletim hemen verilmelidir;
böylece çocuk davranışının ve sonuçlarının daha çok farkında olur; bu da onu,
kendi kontrolüne girmesini sağlar.
Aile çocuğuna okula gitmeden önce kendi odasını toplama konusunda yardım
etmek isterse, bu işi yapması için Çocuğu azarlamak, bağırmak yerine, ana-baba,
günleri ve yapılacak işleri içeren bir duvar tablosu yapabilir. Okuma-yazma
bilmeyen ya da küçük çocuklar için, sözcükleri iletmek amacıyla resimler kullanılabilir.
Çocuk işi bitirdikten sonra çocuk veya anne-baba tabloda bulunan, o işle ilgili
kareye bir işaret koyabilir (Whirter, 1985, s.173).
Söndürme: Bir davranımı, zayıflatmanın yollarından biridir. Söndürme bir işlem,
sönme ise bu işlemin sonucudur. İşlemin kritik öğesi, söndürmek istediğimiz
davranışı artık pekiştirmemektir (Morgan, 1986, s.95).
Davranış pekiştirilmezse, kuvveti azalır ve ortadan kalkar. Tüm pekiştireçler
ortadan kaldırıldığında çocuk davranışının şiddetini ve sıklığını arttırarak,
ortadan kaldırılan pekiştireci tekrar elde etmeye çalışır. Hatırlanması gereken
çok önemli bir nokta da, sönme başladıktan sonra tepki oranı yavaş yavaş
artabilir. Örneğin; dört yaşındaki Ayşe’ye kurabiye verilmediğinde, tepinmeye başlayınca,
Ayşe’nin tepinmesi görmezlikten gelinmelidir. Tepinme davranışının dikkate alınmamasına
tepki olarak daha fazla bağırıp, ağlayabilir (Whirter, 1985, s.176),
Bastırma: Bu işlemde daha önce öğrenilmiş bir davranımın her yapılışında
ceza uygulanır, Bastırma aslında, daha önce koşullanmış davranımı azaltan bir
edilgen, kaçınma öğrenmesidir. Genellikle ceza. davranımı geçici olarak bastırır.
Fakat sürekli olarak ortadan kaldırmaz (Morgan, 1986, s.96). Konuyu aşağıdaki
gibi örnekleyebiliriz.
Çocuk söylenildiği halde okuldan eve gelmezse, istenmeyen davranış olan
eve gelmeme davranışı cezalandırmak, geldiği zamanda ödüllendirmek, istenen
davranışın elde edilmesi için gereklidir (Whirter, 1985, s.174).
Unutma: Bunu başarmak
için, kişinin söz konusu davranımı, unutmasına olarak sağlamaktır. Herhangi bir
şeyi öğrenmiş olan deneği, öğrendikten günler yada aylar sonra teste tabii
tutarsak, öğrendiği şeyi iyi bilmeme olasılığı yüksektir.
Öğrenilmiş bir şeyin bu şekilde kaybolmasına “unutma” ya da “hatırda tutamama»
denir. Bu gün psikologlar unutma konusunda bir hayli bilgiye sahiptirler, ne
zaman az olacağını, ne zaman çok olacağını kolayca kestirebilirler. Unutma daha
çok sözel öğrenme durumlarında kendini gösterir. Sözel olmayan alışkanlıklarda
ise unutma daha azdır (Morgan, 1986, s.94).
Olumlu
Pekiştireç: Kişinin
davranışsal tepkisi, kendisinin hoşuna giden çevresel bir tepkiyle karşılık
görürse ve her seferinde bu böyle olursa, bu davranış biçimi güçlenir ve yerleşir,
yani alışkanlık haline gelir. Buna “olumlu pekiştirme” yöntemi denir.
Güçlendiriciler birincil ve ikinci olarak sınıflandırılabilir. Birincil
güçlendiriciler. doğal gereksinmeleri karşılayan ödüllerdir. Ikincil
güçlendiriciler ya birincil güçlendiricilerin müjdesini veren, ya da
toplumsallaşmayı kolaylaştıran, kişinin kendisine ve çevresine karşı güvenini
artıran ödüllerdir.
Birincil güçlendiriciler, Çoğu kez, yalın eğitim durumlarında kullanılır.
Bunlar daha çok yiyecek, ciklet. çikolata gibi ödüllerdir. Bunlar genellikle,
çocuklara basit işler öğretilirken, temel beceriler kazandırılırken veya davranışların
düzeltilmesinde kullanılır.
Ikincil güçlendiriciler ise; kendilerine dikkat edilmesi, yaptıkları işin
onaylanması, sevecenlikle ilgi görmeleri veya gereğinde paranın yerini
tutabilecek fişler ile ödüllendirilmesidir (Demirsoy, 1992, s.44).
Örnek;
“Bir buçuk istediğini alabilmek için çığlık atmayı alışkanlık haline
getirmiş. Eğitmen bu çocuğa, “çığlık
atarsan istediğini alamazsın. Ama yavaşça ve alçak sesle, lütfen bana onu verir
misiniz? dersin ve istediğin verilebilecek bir şey değilse, yerlere yatıp
tepinsen bile verilmeyecektir.” der. Söylediğini de her seferinde uygular. Bir
süre sonra, çocuk, ancak verilebilecek şeyleri, alçak sesle ve lüitfenle istediğinde
derhal elde edebileceğini öğrenir (Demirsoy, 1992, s.44).”
Markayla (jetonla) ödüllendirme yöntemi (Token Economy): Çocuğa belirgin
tepki veya tepki örüntülerine pekiştirici olarak, küçük maddeler veya puanlar
verilmesi oluşturur. Yıldızlar, renkli kağıtlar, büyük bir tabloya konan
“çekler» iyi yapılan bir işi, ya da uygun bir tepkiyi belirler. Bunlar, poker
fişleri, plastik markalar olabilir. Ne şekilde olursa olsun, genellikle değeri
daha yüksek bir şeyle değiştirilebilir. Bundan dolayı çocuk için pekiştirecin
gücünü arttırır. Böylece istenilen davranışı yapmak için güdülenme azsa, teşvik
sistemi yaratmasını Sağlar (Whirter, 1985, s.182).
Bu tedavi yönteminin şu özellikleri vardır. 11km, günlük yaşamı kolaylaştırmada
“gerekli olan ve istenen” davranışlar önceliklerine göre saptanır. Sonra bir
takas birimi (fiş, pul, kağıt, oyun parası, yani token) seçilir. Tedavi edilen
ya da eğitilen kişiye, hangi olumlu davranışlarda bulunursa kendisine bu
“token” den kaç tane verileceği ve bunların kaç tanesiyle, öngörülen ve
kendinin istediği şeyleri, hizmetleri ve ayrıcalıkları anlatılır (Demirsoy,
1992, s.45),
Markayla bireylerin ödüllenmesine bazen “marka ekonomisi” (token economy)
adı da verilir. Denetimi zor olan bu davranışlar, bir dereceye kadar bu
yöntemle denetim altına alınabilir. Yöntem sık sık suç işleyen çocukların yerleştirildiği
kurumlarda ve akıl hastanelerinde kullanılmıştır. Temel ilke iyi davranış için
marka Geton) verme, kötü davranış için markayı geri almadır. Kazanılan markalar
içinde bulunulan kurumun kantininden yiyecek, içecek alma, bilardo oynama gibi
diğer faaliyetler için kullanılabilir. Markayla ödüllendirilen davranışlar
artar, verilen markaları geri alarak cezalandırılan davranışlar azalır (Cüceoğlu,
1991, s.495),
Sistematik dtıyarsLdaştırma yöntemi: Bu tedavi yöntemi ilk olarak Wolpe
tarafından tanımlanmış ve uygulanmıştır. Hastadan kendisine kaygı ve korku
veren nesneleri, kişileri, durumları saptaması ve tasarlaması istenir. Amaç, kişiye
kaygı ve korku veren nesneleri, kişileri, durumları saptamak, sonra, önce inceleme
ve tasarlama yoluyla, sonra yavaş yavaş söz konusu olan nesne, kişi ve
durumlarla hastayı karşılaştırıp ortaya çıkan aşırı duyguları ve coşkuyu
söndürmektir. Böylece, hastanın önceleri kaygı ve korkuyu duyduğu nesne ve
durumlara karşı duyarsız olur.
Duyarsızlaştırma yöntemi, öğrenildikten sonra insanın kendi başına da
sürdürebileceği bir tedavi yöntemidir (Köknel, 1989., s.3 15).
Özendirme: Uyumsuz davranışlar yerine uyumlu davranışlar koyma
yöntemlerinden biri de özendirmedir. Burada tedaviyi sürdüren kişi hastayı bu
davranışa özendirir ve karşılığında ödüllendirme yapar. Daha çok çocuklarda ve
uzun sürmüş ruh hastalıklarında uygulanan bu yöntemle hastalara yeni ve olumlu
davranışlar kazandırılabilinir.
Örnek:
Çocuğun en çok ilgi ve sevgi duyduğu nesneler ve durumlar saptanarak
olumlu bir davranışı yaptığı ya da olumsuz davranışı yapmadığı durumlarda
ödüllendirileceği söylenir. Böylece çocuk bir davranışı yapıp yapmayacağını da
öğrenmiş olur (Küknel, 1989, s.315).
Premack Ilkesi: Premack ilkesi (büyük annenin kuralı), “her çift tepki
için,
olasılığı yüksek olan, olasılığı düşük olanı pekiştirir.” Bu kural, şu
tümcelerle açıklanabilir. “Ancak ıspanağı yersen, tatlını yiyebilirsin” ya da
“ancak çöpü dökersen, TV. seyredebilirsin” Becker bu ilkeyi şöyle özetler; “ilk
önce çalış, sonra oyna.” Olasılığı yüksek olan oynama tepkisi, olasılığı düşük
olan çalışma tepkisine pekiştireçtir. Böylece, çalışmaya ödül oynamaktır.
B- AILE TERAPISI:
Aile üyeleri arasındaki karşılıklı etkileşimlerin, kişinin ruhsal
savunmaları ve uyum süreçleri ile davranış repertuarının gelişmesinde ve
korunmasında katkılarının büyük Olduğu günden güne daha iyi anlaşılmaktadır. Bu
alandaki bilgilerin artması, son yirmi yıl içinde aile tedavilerinin yeni ve
önemli bir teknik olarak gelişmesine yol açmıştır.
Aile tedavileri özgün bir tedavi tekniği olarak geliştirilmeden çok
önceleri, bazı çocuk hekimleri ve çocuk psikiyatrisleri aile üyelerini de
tedaviye değişik biçimlerde katmayı denemekteydiler. Bazı durumlarda başka bir
tedavicinin katılımıyla tüm aile ele alınmaktadır. Bu günkü uygulanan şekliyle
aile tedavisi, en çok Ackerman, Jackson ve yardımcılarının çabalarıyla gelişmiştir.
Aile psikoterapisinin en yararlı uygulama alanı aile üyelerinden birisinin
bozuk davranışlar gösterdiği (psikanalitik cleyimle “acting out”) nevrotik,
psikotik ve kişilik bozukluğu vakalarının bulunduğu ailelerin tedavisi
durumudur. Başlıca uygulama alanlarını, saldırgan davranışlar yüzünden okul ya
da toplumda uyum bozukluğu
gösteren çocuklar, ergenler, uyuşturucu madde bağımlılığı gösteren gençler
olarak alabiliriz.
Aile tedavisinin ilkeleri: Tedavici, görüşmede ve tedavi oturumlarında
sözlü iletişimin kurallarını ilk oturumda açık1amalıdır. Üyeleri birbirinin
sözünü kesmemeleri ve mümkün olduğunca kişiye yönelerek konuşmaları konusunda
uyarmalıdır. Grup içinde açık iletişime girmeleri, birbirinin görüşlerini
dinlemeye çalışmaları, bireysel farklılıkları saygı ile kabul etmeleri,
sorunları daha etkili yollarla çözmeleri için önerilmektedir. Toplantıda ele alınan
sorunlar daha sonra aile üyelerinden birisine yüklenilecek bir “cephane” olarak
kullanılmamalıdır. Konuşmalarda aşırı genellemelerden kaçınılarak, özgül
konulardan ve belirli kişilerden söz edilmesi yönünde iletişim
desteklenmelidir. Suçlamanın ise krizi aşmada yararlı bir yol olmayacağı uygun
bir dille anlatılmalıdır.
Tedavinin en can alıcı noktası, üyelerin bizzat kendilerini değiştirmeye
çabalamalarını desteklemek ama diğerini değiştirmeye çalışmalarını da durdurmak
olmalıdır. Bir kez üyeler, diğer kişilerin farklı ihtiyaç ve nedenlerle farklı şekillerde
davranmak zorunda olduklarını kavrayınca ve diğer üyeler değişmeden de
kendisinin değişebileceğini anlayınca, sorunlara nesnel bir tutumla yaklaşmak
mümkün olacaktır.
Akut kriz çözüldükten sonra tedavici, oluşan hoşnut edici noktalara dikkat
çekerek, üyeler arasındaki dayanışma ve dostluğu destekleyebilir. Örneğin;
iş yaşamı çok yüklü bir babaya, çocuklarına daha fazla zaman ayırması
gerektiği belirtilebilir. Bu yolla karısının ve çocuklarının kocayı, ailesi ile
ilgili, verici ve iyi kalpli bir aile reisi olarak algılamaları mümkün olur.
Baba ailesinin bu ödüllendirici tutumu karşısında uzak, sert ve otoriter bir
role artık gerek duymayacağı için daha esnek ve verici olabilir (Güleç, 1993,
s.163).
Terapinin planlanması: Terapist, özgül bir tedavi planı hazırlamadan önce,
hali hazırdaki sorunların kaynağını ve değerlendirme sırasındaki gözlemlerini
açıklamak amacıyla, elindeki tüm bilgilere dayanarak bir hipotez oluşturmalıdır.
Daha sonra, terapinin sonucunun değerlendirilebilmesinde hedeflerin formüle
edilmesinin yararını’ görecektir Bu yaklaşımda hali hazırdaki sorunun şimdi ve
burada bağlamı içinde ailenin etkileşim düzenlerine nasıl uyduğunu ve geçmişte
ailenin strese karşı nasıl bir tutum aldığını görmeye çalışmak yararlı olur.
Aile işlevlerinde büyük oranlarda görülen bozukluklara uyabilecek çok çeşitli
hipotezlere gereksinim vardır. Örneğin; çocuğun yaramazlığı, ebeveynini zayıf
evlilik ilişkileri karşısında duyduğu anksiyeteyi yansıtabilir. Ebeveyn ergenlik
dönemindeki kızlarının gelişmesinde karşılaştıkları güçlüklerden, aynı
dönemlerde kendileri de benzer deneyimlerden geçtikleri için bunalabilir.
Terapist, çocukların anksiyetesine önce zayıf ebeveyn ilişkisi açısından
bakabilir. Ebeveynin sorunlarıyla doğrudan ilgilenme ise ikinci adımı oluşturabilir.
Aile tedavisinde tedavi süresi veya görüşmeler arasındaki zaman açısından
fikir birliği yoktur. Çocuğun hasta olarak başvurduğu ailelerde uygulamalı
tedavilerdeki klinik deneyimler, işlev bozukluğunun uzun süreli ise, özlü bir
değişiklik için altı aylık bir sürenin gerektiğini göstermiştir. Sorunların
daha yoğun olduğu ailelerde toplantılar daha sık yapılabilir (Bloch, 1989,
s.202).
Klinik Örnek;
Değerlendirme ve tedavi açısından terapistlerin aileye yaklaşım örneği
yaka öyküsü olarak sunulmuştur.
On yaşındaki Margaret altı yıldır süregiden tikleri nedeniyle çocuk
psikiyatrisi kliniğine başvurmuştur. Tikleri burun çekme, öksürme, horuldama,
dişlerini sıkma, göğsüne ve kalçalarına vurma, yerinden aniden sıçrama şeklindedir.
Ebeveyninin her ikisi de öğretmendir. Margaret’in on üç yaşında Alice ve on beş
yaşında June isimli iki ablası vardır. Ailenin değerlendirilmesi aşağıdaki ana
özellikleri vermekteydi.
a) Ailenin yaşam döngüsü sırasında, karşılaştığı kayıp ya da değişiklik
gibi durumlarda depresyon, tüm bireylerin ortak tepkisi olmuştur. 0m: yıllar
içinde gerçekleşen bir kaç taşınma olayının ardından mutlaka bir mutsuzluk
dönemi yaşanmıştır.
b) Vicdanlılık çocuklar ve ebeveyn tarafından paylaşılan başlıca özelliktir,
kendilerine ve ailenin diğer bireylerine oldukça yüksek standartlar yüklemişlerdir.
c) Çocuklara her zaman yaşlarına göre daha küçükmüş gibi davranılmıştır.
Özellikle Alice ve June’a erken ergenlik döneminin özellikleri olan özgürlük ve
sorumluluk verilmemiştir.
d) Duyguların sözel ya da sözel olmayan biçimde anlatımı çok az olup,
iletişim genellikle en aşağı düzeyde kalmıştır. Aile bireylerinden herhangi
birinde ortaya çıkan kızgınlık ve depresyon gibi duygular diğerleri tarafından
görmezlikten gelinmiştir.
e) Aile grup olarak kendini kötüler gibi görünmekte, bireylerin
birbirlerini en çok en alt düzeyde dile gelmektedir. Başarılarının kabulü sağlanamadığı
için, tatsız bir ortam hüküm sürmektedir.
Terapistler, kızgınlık ve depresyon duygularını görmezlikten gelmek için,
ailenin tüm sponton, emosyonel anlatımlar üzerinde belirgin bir kontrol geleneği
bulunduğu hipotezini kumar. Margaret’in tikleri yasaklanmış olan duygularının
anlatımını sağlamaktadır. Ebeveyninin geçmişte kendi aileleri içindeki deneyimleri
nedeniyle, ailenin hoş olmayan enfeksiyonunun kontrolünü öğrendiklerini
izlenimini edinilir. Terapistler ayrıca, destek ve taktirden yoksun bırakarak,
ailenin Margaret’ten yüksek standartlar beklemesinin onda depresyon ve kendine
güven duygusunda azalmaya yol açtığı sonucuna varırlar.
Bu hipoteze dayanarak şu hedefleri ortaya koyarlar. Aile, iletişim
düzeninde daha az bastırıcı olmalıdır; duygularını daha serbestçe dile
getirebilmelidir ve karşılıklı olarak taktir ve desteklerini daha fazla
göstermelidir.
Değerlendirme seansında aile etkin bir işbirliği sağlayarak, aile yaklaşımı
yapılması gerektiğini ve terapistlerin üçer haftalık aralarla yapılmasını
önerdikleri on toplantıya katılmayı kabul eder. Sonraki birkaç seans ailenin işlev
bozukluğu hakkında terapistlerin başlangıçta edindikleri izlenimi doğrular.
Özellikle dikkati çeken ise, ebeveynine hükmederek aile bireyleri aı~asındaki
iletişimi engelleyen ve hiç ilgi göstermediği Alice ve Margaret ile tüm gücüyle
rekabete girişen June’un davranışıdır. Tüm ailenin June’un bölüp yönetme gücüne
göz yumduğu görülmektedir. Terapistler ebeveynin dikkatini Jurıe’un rolüne
çekerek,birbiriyle ilişkilerini ya da diğer çocuklara tepkilerini nasıl
engellediğini gösterirler. Kısa bir süre sonra terapistlerce ,June’un bu rolüne
karşı mücadele başlatılır. Oturma düzeninde değişiklik yapılarak, ebeveynin bir
arada, June’urı ise onlardan uzak bir yerde oturması sağlanır. Bu arada
ebeveynin özellikle Alice ve Margaret ile konuşması önerilir. Yapılan bu değişikliklerle
annenin (iç kızına karşı ne denli aşırı koruyucu olduğu ve onların bağımsızlığını
nasıl hiçbir ölçüde benimseyemediği belirgin olarak ortaya çıkar. Annenin bağımlılık
ihtiyaçlarının kendi annesinde gelişen şiddetli artritten sonra doyurulmadığı
anlaşılır. Baba ise, ailenin günah keçisi durumuna getirilmiş olup, kendisinin
ve ailenin beklentilerini karşılamak için gösterdiği çabalar tüm aile
bireylerince engelleyici olarak algılanmaktadır.
Ebeveynle yapılan yalnız görüşmede June’un istenilen daha erken bir zamanda
dünyaya geldiği anlaşılır. Onun doğumuyla, baba ailenin parasal durumuyla
ilgili olarak endişeye düşmüş, anne ise depresyona girmiştir. Bu da ebeveynin
June’un tekeli altına girdiği bozuk bir işlevsel düzenin oluşmasına neden olmuştur.
Tedavi süresince terapist aile bireylerinin duygularını daha fazla dile
getirmelerini ve birbirlerinin başarılarını taktir etmelerini sürekli olarak
cesaretlendirir. Ailenin izlenmesi, bazı düzelmelerin ortaya çıktığını
gösterir.
Ebeveynin birbiriyle daha yakın ve kızlarıyla daha gerçekçi bir ilişkinin
mutluluğunu duyarken Margaret’in tikleri de epeyce azalmıştır (Bloch, 1989,
s.204).
C.
GERÇEKLIK TERAPISI
Ergenlerde ve çocuklarda problem çözme yaklaşımlarının en umut
vericilerindendir. William Glasser (1965) tarafından geliştirilmiştir.
Gerçeklik Terapisi, kişinin iletişim ve insan ilişkilerine olan ihtiyacına
dayanır. Diğer insanlarla olmak ve onlarla ilgilenmek temel ihtiyacı olarak düşünülür.
Yardım arayan bireyler temel yetersizlikten dolayı ızdırap çekerler, temel ihtiyaçlarını
doyuramazlar, Insanlarla ilişki kurma çabası, temel olan iki somut ihtiyacı
ortaya çıkarır. Bunların ilki sevme ve sevilme ihtiyacıdır. Bir başka deyişle,
bireyler onlara ilgi duyan saygın kişilerle beraber olmalı ve onlar da bu kişilere
ilgi duymalıdırlar. Bu ihtiyaç bireyi, doyum sağlamak için sürekli etkinliğe
yöneltir. ikinci ihtiyaç, kişi olarak değerli olduğunu hissetmektir. Değerli
olabilmek içinde birey uygun davranış standartlarını koruyabilmelidir. Geçmişi
dikkate almamak ve o andaki davranış üzerinde odaklaşmak esastır (Whirter,
1985, s.191).
Işleme mekanizmalar: Ilgilenme,
gerçek olmayan davranışın reddi ve yeniden öğrenme olarak Gerçeklik Terapisi üç
basamaktan oluşur, Bu basamaklar iç içedir ve danışmanın
ihtiyaçlarını doyurabilmesi için yeni yollar öğretmeyi içerir.
Glasser bu üç basamağı, yedi ilkede açıklamıştır. Bu ilkeler, Gerçeklik
Terapisinin mekaniğini oluşturur.
1. Ilgilenme: Danışanla danışman arasında yakın duygusal bir ilişkinin
geliştirilmesi ve korunması anlamına gelir. Olumlu, önemseyen bir tutumu ima
eder ve ilişkiye sıcak, kişisel bir nitelik verir. Ilgilenme tüm diğer
ilkelerin altında yatar.
2. Aktüel (o andaki) davranış: Bu “şimdi ve burada olan davranışın
uygulanmasıdır. Danışman ya da sosyal hizmet uzmanı danışmanın, o andaki davranışları
ve sonuçlarının farkında olmasına yardım eder.
3. Davranışı Değerlendirme: Davranışına eleştirici bir gözle bakması ve
davranışının iyi olup olmadığının değerlendirilmesi danışana öğretilir. Danışman,
danışanın başarısızlığına nelerin katkısı olduğunu yargılamasına yardım eder.
Bu aşamada danışan, kendi ve önem verdiği kişiler için nelerin olduğuna karar
verir.
4. Sorumlu Olan Davranışı Planlama: Belirlenen değer yargılarını uygulamak
için gerçekçi bir plan hazırlamasında danışan danışmana yardımcı olur. Bu aşamada
kendine ve başkalarına karşı sorumluluk alabilmeyi ve davranış değiştirmek için
gerçekci planlar geliştirme sorumluluğunu öğretir.
5. Taahhüt Etme: Eylem planı üzerinde anlaşma yapıldığında, danışman ve
danışan bu planı uygulamak için taahhütte bulunur. Bu yazılı davranış anlaşması
olabileceği gibi, iki kişi arasında sözel bir alış veriş de olabilir.
6.
Özer Kabul Etrneme: Danışman, danışana planı uygulaması için yardım
etmelidir. Yeni davranışın doyurucu olabilmesi için zamana ihtiyaç vardır.
Yerine getirilmeyen taahhütler için danışman özür kabul etmez. Glasser, sosyal
hizmet uzmanlarının danışmanların, öğretmenlerin, ana-babaların ve diğer yetişkinlerin,
karşılarındaki kişiyi eğer önemserlerse özür kabul etmeyeceklerini defalarca
belirtmiştir. Glasser, buna disiplin adını verir.
7, Ceza Vermeme: Sosyal hizmet uzmanı ya da danışman anlaşmaya varılamayan
taahhütlere yaptırım koyamazlar. Danışanın yalnızlığını pekiştirir (Whirter,
1985, s.198),
D- ATILGANLIK EĞITIMI
Rergün karşılaşılan kişisel sorunların bir kısmı bireylerin duygularını
anlatnıa ya da ilgi ve istekleri kendileri için önemli olan bireylere iletmede
başarısız olmalarından kaynaklanmaktadır. Eğer kişilerin duygularını iletme
becerileri yeterli değilse gereksinimlerini karşılamakta güçlük çekerler.
Insanların gereksinimlerini karşılamak için kullandıkları değişik iletişim
biçimleri onların davranış örüntüsünü oluşturur. Şöyle ki, bazı bireyler
çekingendirler, amaçlarına ulaşamazlar, gereksinimlerini karşılamakta güçlük
çekerler bu nedenle de çoğu kez ya öfkeyle ya da yetersizlik kaygısıyla
doludurlar. Bazılarıysa çevreyle ilişkilerinde saldırgandırlar; yani
istedikleri amaçlara ulaşmak, gereksinimlerini karşılamak için başkalarını
küçük görme, dikkate almama eğilimi gösterirler.
Gerek saldırganca davranmanın, gerekse çekingen olmanın birçok olumsuz
sonuçları vardır. Saldırgan olan birey belki o an için gereksinimlerini karşılar,
ancak çevrede istenmeyen bir kişi durumuna düşebilir. Çekingen bireyde
gereksinimlerini tam olarak karşılayamamakta ve bunun sonucu olarak, bu kişilerde
psiko.sosyal ve hatta fizyolojik doyumsuzluklar ortaya çıkmaktadır.
Birbirlerinin zıddı olan çekingenlik ve saldırganlıktan başka kişiler arası
davranış ve tutum örüntülerinden biri olan atılganlık (assertiveness), başkalarını
küçük görmeden, onların hakları yadsımadan, kişinin kendi haklarını koruyabilme
yolu olarak geliştirilen bir çeşit kişiler arası ilişkiler biçimi olarak
betimlenir. Atılgan olan birey çevreyle daha uyumlu bir iletişim kurar, bu
nedenle de çevreyle daha sağlıklı bir uyum içerisindedir, ne kendinden ödün
verir ne da başkalarının hakkını çiğnemeye yönelir.
Atılganlıkla özgüven arasında olumlu bir ilişki söz konusudur. Atılganlık
özgüveni etkileyebileceği gibi özgüven de atılganlığı etkiler. 0 halde, atılganlık
eğitiminin verilmesi bireylerin özgüvenlerini arttıracağı, benlik saygılarını
olumlu yönde etkileyeceği için yararlı olabilir (Whirter, 1985. s.202).
Atılgan davranışın öğeleri: Atılgan davranışın sistematik olarak gözlenmesi,
bir çok davranış bilimcisinde, atılganlık eylemini oluşturan öğelerin var olduğu
sonucunu doğurmuştur. Bu öğeler şöyle sıralanabilir.
Gözle Iletişim: Kişiyle konuşurken, onunla etkili iletişim kurabilmek ve
söylenilenlerin içten olduğunu anlatabilmek için, o kişiye doğrudan doğruya
bakmak gereklidir.
Vücudun Duruşu: Kişiyle konuşurken doğrudan doğruya onun yüzüne bakılır,
dik oturulur, onunla ilgilenildiği ortaya konur yollanan mesajlar daha anlamlı
olur,
Jestler: Uygun
jestlerin anlatılanlara eşlik etmesi mesajı daha anlamlı kılar.
Yüz Ifadesi: Öfkesini anlatmak isteyen bir kişini bunu yüzüyle ifade eder.
Davranışın atılgan olması için yüz ifadesinin de yollanan mesaja eşlik etmesi
gerekir.
Ses Tonu: Fısıltı şeklinde rnonoton bir ses istenileni anlatmaya nasıl
yetmezse, bağırmakta diğer kişiyi savunmaya ittiği için, atılgan olmak
istenildiğinde birey ses tonunu iyi ayarlar. Konuşurken kendine güvendiğini
ileten, ancak üstünlük kurmayan bir ses tonu ile konuşmak gerekir,
Zamanlama; Duraksama atılganlığın etkisini azalttığından. genellikle
(sponton) kendiliğinden anlatım amaç olmalıdır, Ancak uygun bir zamanı seçmede
yargı gereklidir. Örn: patrondan bir şey isterken diğerlerinin yanında onunla
konuşmak, onu savunmaya itebilir,
Içerik: Ne söylenildiği önemliyse de, nasıl söylenildiği yani mesajın
iletilme biçimi çok daha önemlidir, Bu nedenle mesajı yollarken karşıdaki kişiyi
savunmaya itmeden, bireyin kendini ifade etmesi gerekmektedir. Diğerlerini
küçültmek, rencide etmek (saldırganlık) gerekmez. Duyguları ifade edilerek daha
sponton olunabilir (Atılgan) (Whirter, 1985, s.204).
Atılganlık eğitimi: Aşağıda
çocuklara ve ergenlere verilebilecek, grupla atılganlık eğitimine bir örnek
verilmiştir.
Birinci Oturum;
Üyelere anlayabilecekleri bir dille grupta neler yapılacağı, grubun
kuralları anlatılır. Birbirleriyle tanışımaları sağlandıktan sonra atılgan ve
atılgan olmayan davranışın tanımı yapılır ve saldırganlıktan, çekingenlikten
farkları üzerinde durulur. Atılgan bireyin özelliklerini belirten ses tonu, akıcı
bir dil, gözle iletişim jest ve mimikler vb. gibi noktalar üzerinde durulur.
Hatta üyelere bu konuda teksir de verilebilir.
Ikinci Oturum;
Ev
ödevleri hakkında konuşulur. Üyelerin başarılı ve başarısız olduğu
durumlar tekrar oynanabilir.Üçüncü Oturum;
Gruptaki üyeler birbirleri hakkında olumlu ve olumsuz duygularını
söyleyebilirler. Burada güçlük ortaya çıkarsa davranış prova edilebilir.
Gruptan da geri iletim alınır. Ev ödevi verilebilir.
Dördüncü Oturum;
Ev Ödevleri hakkında konuşulur. Ben-dili sen-dili hakkında bilgi verilir.
Ben-dili ve Sen-diliyle ilgili durumlar oynanır. Ev ödevi olarak herkesin üçer
dakikalık bir konuşma hazırlaması istenir.
Beşinci Oturum;
Üyeler konuşmalarını sunarlar. Grupça geri-iletim verilir.
Altıncı Oturum;
Üyelerin yapmak istedikleri, ama o anda cesaret edemedikleri bir olay
oynanarak denenebilir.
Yedinci Oturum;
Üyelerden biri ortaya geçer ve diğer üyeler onunla ilgili olumlu duygularını
belirtebilir. Bu grubun tüm üyeleriyle denenir.
Sekizinci Oturum;
Üyeler kendilerini ve grubu değerlendirir (Whiter, 1985, s.212).